Gönderen: savaskayan | 31/12/2011

ÇORLULU’NUN SÖZLÜĞÜ

İZİNSİZ ALINTI YAPILAMAZ.
.

ABU:
hala, abla
ADAŞ:aynı ismi taşıyanlar icin de,aynı ismi taşımasalar da kankalar arasında hitap şekli.

ABBA: ağa babanın kısaltılmış halidir. büyük baba, dede
AÇ KÖPEK FIRINA DALAR : İhtiyacı olanın mantığı olmaz

ADEE:Haydi

AĞARTMA GÖZÜNÜ:Ters ters bakma
AĞZI PİS:Küfürbaz.
AMBARA,DUVARA ATMAK:Dengesiz işler yapmak,sözünün ayarını bilmemek
AMELSİZ: aç gözlü
AMEL OLMAK:İshal olmak

HAMİNNE:Anneanne,nine

ANATLAMAK: acele etmek.

ARABACI PIDIĞİ,ÇİNGENE PIDIĞİ:Küçük ama saldırgan bir cins köpeğe verilen isim.

AYDAMAK:Sürmek

BEY BABA:Büyükbaba,dede

BEY TAZISI GİBİ AÇ GEZMEK:Varlığın kıymetini bilmeden avarelik etmek

Bİ KERETTE :Tek seferde

BİR KAÇ ZAMAN ÖNCE/SONRA:zamanı taneyle ölçen insanların deyişi:)

BICI,BİCİ : Kaz yavrusu,civciv

BILDIR:bir önceki sene.

BIRKAGALAMAK,BIZIKLAMAK :Kurcalamak

BIYYYY:şaşırma ünlemi
BÖCÜ:Böcek,haşerat.

BÖĞREK :Börek

BUZAĞILIK,BUZAĞLIK:Mera,çayır,buzağı yetiştirilen yer

BÜLBÜL B.ZÜĞÜ KADAR:Az verilen ikram

CEMİYET :Düğün,nişan gibi toplu eğlence ve törenler.

ÇİNGENE PIDIĞİ GİBİ AÇ GEZERİZ AMA KUYRUĞU DİK GEZERİZ:Onurumuzdan vazgeçmeyiz

ÇİNGENE BORCU:ıtutarı pek önemli olmamakla birlikte ufak ve dağınık borçların tümü.

ÇOK KAÇÜYÜ MÜ BU AGANIN?:bu araba saatte kaç km hız yapıyo?

ÇÜDÜ : hoşt hoşt (kopekler için)

ÇÜĞDÜRMEK :erkek çocukların işemesi.

ÇÜĞMEK: zıplamak
DAYININ:yeğenim.
DELİYİ YATIRIP ŞEYİNE BAKMAZLAR,YAPTIĞI İŞE BAKARLAR:izaha gerek var mı? :)

DEŞKEL:fazla kilolu,hantal

DEVRİSİ GÜN: yarın,

DİKİ:misket
DİLİ ÇÜK,BEYNİ KÜÇÜK:küfürbaz

DOKURCUN:Ekin yığını
Orakla veya biçer-bağlar ile biçilen demetleri tarlada toplama şekline denir..İkişerden dört buğday demeti ,karşılıklı olarak başakları üst üste binecek şekilde ,kare şeklinde dizilir.

DOLDUR BE AGANINN:daha bira isterken kullanılır

DOMATİZ:domatez.

EPTEN AYKIRI GİTMEK:Akılsız,delice işler yapmak.
ELİ KURU G.TÜ YAŞ KALMAK:Yapılan bir işten sonuç alamamak,zararlı çıkmak
ETTEN ÖNCE ÇÖMLEĞE GİRME(uyarı)Tezcanlılık etme,sıranı bekle.

FASLE:fasulye.
GIRNATA:Klarinet(Trakyada metal/ahşap klarinet  farkı gözetilmeksizin gırnata denir hepsine.oysa sadece metal klarinetler gırnatadır.

GINGIRAÇ: tahtaravalli,

GIRIMSA : dolu

GİDİŞMEK :kaşınmak.

GÖLMEK:Gömlek,atlet

G.T İÇİ KADAR EV:Küçük ev

GÜBÜR:Küçük çöp parçaları

GÜLE GÜLEYİN:Güle güle gidin,

GÜNDÖNDÜ,GÜNDENDİ:ayçiçeği.

HALDIR HALDIR:hızlı,hızlı

                        HAŞTÖĞLE :Ha işte öyle
HINTIRIKLI:sık sık hastalanan,halsiz düşen
HIŞTIR:Koparılmamış ısırgan otu.

ISLAĞCANA:İyiyim,sağlıklıyım,keyifliyim

IŞTINMA:Sesini çıkarma

İĞŞİMİK:ekşimik.

İSLA: ıslah kelimesinin kısaltılmış halidir. iyi, güzel demek. ILITMAK:Soğuk bir şeyi ılık hale getirmek

İLEĞEN :leğen

İLERLERDE ŞÖYLE OLDU:aslında geçmişi anlatır

İLİSTRE:Kevgir

İNGE:Yenge
İNADINA OSURAN DONUNA SIÇAR:fazla inatlaşmanın,gereksiz ısrarın zararını anlatır İYİ ADAMIN SAATİ GELDİ:Akşam oldu,eve gitme vakti geldi

KADAM :Kardeş

KAÇ ÖTE BE EYY :Yol ver

KAÇIM KAÇIM: telaşlı
KALABA:kalabalık

KAPÇIK AĞIZLI:Hemen söyleyen,dangalak,sır tutamayan ,densiz
 KARYOKA:yazlık sandalet

KANA:Sürahi

KAPTIR BURDAN: Bu yoldan devam et

KATANA GİBİ :İri yarı
KEDİ MUHABBETİ:Sevgililerin pastanede ya da ıssızda mırıl mırıl sohbet etmesi,

K.RANECİ: Yaramaz çocuklarla dalga geçmek için kullanılır

KIZAN :evlat,çocuk,akranlar arasında söylenirse samimiyet ifade eder.

KIPRAŞMA:Kıpırdama,düzgün otur
KOCA DIRASKİ,DIRASKA: uzun boylu,iri yarı ve acık da dangalak kişiler

KOCA KOTAK:Kedi yavrusu,çocuk sevme nidası
KOCABBA:Büyük amca

KOL :yolun iki tarafından biri,”ileri doğru gitçen,sağ kolda bakkal hocanın dükkanını görcen”
KOLAYDA OLMAK:bir şeyin her an el altında olması

KOPİL :Erkek Çocuk

KOTA:Manda yavrusu,malak

KIRANTA:iyi giyimli,orta yaş üzerü erkek

KUFA:kova.

LANGIR LANGIR: Boş, boş

LANGIDI, LANGIDI:Sonuç alınamayan yolculuklar için söylenir

MANDA BOKU GİBİ YAYILMAK:Kontrolsüz düşüşJ

MATOR:motor,traktör,motosiklet
MEKKARE BEYGİRİ GİBİ KOŞMAK:Sürekli koşuşturma gerektiren,yorgunluk veren işleri anlatmak için kullanılır.

MISMIL: sımsıkı

NAYLON:Her türlü plastik malzeme
NAFİLEYİM:Hastayım,halsizim

ÖTE GÜN: Birkaç gün önce,evvelki gün


PALE,PALİ :
köpek yavrusu
PALİ ŞIMARTAN: etekleri yere değecekmiş gibi duran palto,pardösü veya trençkot..

PALAÇOR:Giyimine özen göstermeyen,dağınık
PASTİRİK: üzerine basılmış ve terlik niyetine giyilen eskimiş erkek ayakkabısı

PANGALLIK:çayır çimen,ekilip dikilemeyen çalılık yer
PANTOL :Pantolon

PELVAN AGANIN GÖLMEĞİ GİBİ:yakışmayan elbise için söylenir

PIRNİK:İçki

PİĞİZ :içki

PİĞNİR:peynir.
PİRELİ G.TLU:durdugu yerde duramayanlar için söylenir.

PORTA:Büyük bahçe kapısı
POTURDAK:motosiklet

POYCU:Velimeşeli
PÜSÜR:Tembel,kalpazan

RAPİTSA,RAPİSA:Kolza

RASPİSKA:Adı hatırlanmayan alet veya belge.
RÜYANDA MI GÖRDÜN,SABAH KIRASINDA GELDİN:Bir yere erken gelenler için söylenir

SAĞLICAKLA KALIN:Sağlıklı olun,kendinize dikkat edin

SAFİ: saf,arı,

SAFİ SALAK :süzme salak

SAL : bırak.

SAKİL :Aptal

SAMIT: özürlü

SEFTE:Siftah,ilk alınan para
SETRE:Ceket

SOMAK:Çene,çoğu zaman yüzün tamamı

SOMAK ASMAK yüz asmak
SULU DEREYE GÖTÜRÜP SUSUZ GETİRMEK:Kendini uyanık zannedeni kandırmak.

SUSAK AĞIZLI:dengesiz,sözünü bilmeyen,densiz,sır saklayamayan

SUVAN :Soğan

SUVAN SAPINA DÜŞMEK:Varlıklı iken yoksulluğa düşen ancak içki keyfinden

vazgeçmeyenler için söylenir.

SÜSMEK:Öküz,manda veya koçun boynuz darbesi atması

SÜSÜCÜ MANDALAR GİBİ BAKMA:öfkeli birine söylenir
ŞIMBILDAK
:P ırıl Pırıl
TE BURAYA YAZIYORUM:İşte buraya yazıyorum,geleceğe ait kesin bir öngörüyü ifade etmek için kullanılır

TE BE TOORDA:İş’(te) orada,

TETE :Teyze

TEVEKKEL:Aptal,dengesiz
TİKEN:diken …
TOK EVİN AÇ KEDİSİ:imkanları olduğu halde ne  yapacağını bilemeyen,başarısız kişilerle iştahsız çocuklar  icin  söylenir
TOSPAĞALIK:verimsiz ,ekilip işlenmeye müsait olmayan arazi
TRAK TRAK:Hesapsız ,kitapsız ani yapılan iş ve ödemeleri anlatır
UĞRATMAK:Kovmak
YAMALIK:inişli çıkışlı tepelik yer
YELSİMEK:Gıdaların lezzetini kaybetmesi,bozulmaya yüz tutması
YILMA:Yokuş,Yamaç,bayır
YÜZÜ YUMUŞAK ,OLANIN,DONUNUN AĞSI KURUMAZ:Yüzü yumuşak olandan herkes faydalanır

İZİNSİZ ALINTI YAPILAMAZ.
Bu metin, Facebook daki bir zamanlar Çorlu grubu üyeleri Ramadan CESUR,Timur GAYGUSUZOGLU,Ertuğrul BALKANLI,Ayşın Diktaş KÜÇÜKEZBER,Ertan PEDİRİK,Aysel BALKANLI,Savaş KAYAN,Ayşe ERSİN,Canan Özkan SEREN,Oya Fatma BOZALP,Sinem AKSULU TUNCER,İbrahim TARKAN,Muammer GÜNER,Ferah DİKTAŞ ÖZER,Dilek UTAŞ YÜKSEL,Sedef GEYLANOĞLU,Gürsel ERSÖZ,Bingül ER KARA,Fatma KÖYBAŞI ,Tahir KADEM’in  katkıları ile hazırlanmıştır

Gönderen: savaskayan | 19/06/2011

Eşeğin mutluluğunda ibret var!.

        Eskiden Ticaret Borsasının önündeki parkın yerinde küçük bir çarşı vardı, Her halde 35 yıl öncesi ;
En önde Rahmetli Piliççi Efrahim,Bir kaç  nalbant,sobacılar,brandacı-lar,
ayakkabı tamircileri,yemciler vardı hatırladığım.
Evde yumurta toplardık, sonra bir torba dolusu yumurtayı Efrahim Abi’ye götürürdüm,bizim yumurtalar kuluçka makinasına konur,üzerine kurşun kalemle “Savaş”yazılırdı.
Takvime işaret konurdu o gün ve sabırla beklenirdi,her sabah uyandığımda gün sayar, 21 gün sonra civcivleri almaya giderdim..
Üst üste bağlanmış iki üç tane karton ayakkabı kutusu içinde civcivleri getirirdim eve,o civcivler bir kaç ayda serpilir bütün kış yumurta ve et olarak soframıza gelirdi.
Efrahim Abi’nin dükkanda bazen uzun süre kalırdım,yumurtaları dinlerdim,”tık tık” sesi gelirdi yumurtanın içinden ilk önce “tamam bu çıkacak”denir di ki doyumsuz bir heyecan sebebiydi..
Bir de nalbantlar vardı o sıradaki dükkanlarda.
Eşeğimizi götürdük dedemle,eşegi nalbanta götürmeden önce yıkamak adettendir,bu işin nezaketidir.
Nalbant eşeğin ayağını koltuğunun altına alır,önce eski nalları çıkarır,altından çıkan tırnağı keskin bir bıcakla temizlerdi,dört ayak da sırayla temizlendikten sonra sıra sıra “nallamaya”gelirdi,insana ayakkabı seçer gibi eşeğe nal seçilir ve sıra nalları çakmaya gelince çocukca bir ürperti duyardım;kolay değil eşeğin ayağına çivi çakılacak ya.
Sonra nalbant,yine eşeğin ayağını koltuğunun altından geçirip dizine koyar,kendi dudaklarına dizdiği çivileri çakmaya hazırlanırdı,ilk çivi çakılırken eşeğin gözlerine bakardım,ogüzel gözlerine.
İlginçtir eşek kılını bile kıpırdatmazdı,ulan bir kork,bir titre be hayvan,nerdeee,
Yeni nallanmış eşek son ayağını da kurtarınca nalbanttan, şöyle bir takır tukur vurur ayaklarını,yürümek istemez önce,çünkü ayakları ferahlamış,koca bir kış uzamış tırnaklarından kurtulmuştur,eşek di mi inat eder,illa çektirecek yularından ..Sonra biraz yürütülür, aksamıyorsa iyi nallanmıştır.
En son kocaman bir makasla yeleleri de düzeltildikten sonra yola çıkmanın vakti gelmiştir.
Yeni nallanmış eşek,rahat bir ayakkabıya kavuşmuş gibi sevinçlidir artık.
Dört nalın bir eşeği sevindirdiği dünyada bunca zenginliğe rağmen mutsuz iki ayaklıların varlığı garip bir ironidir.

Gönderen: savaskayan | 18/06/2011

Enternasyonel bir Çorlu Hikayesi

Hasan,Cafer,Ahmet en büyüğü 5 yaşında iken öksüz kalan üç kardeş.Hepsi
pek bir kavruk,pek bir ezik,baba fakir,naçar bir rençber.

Dedelerden biri namlı İmam Ömer efendi ,diğeri bektaşi aksakallı ,mavi gözlü Murtaza dede.
İmamla bektaşinin alışılmadık dostluğunun dünürlüğe dönüşmesinden
mütevellit üç kopil.
En çok sevdikleri amcaları kırmızı mendilinde her daim akide şekeri taşıyan,”akide şekerli Sadullah Amca”,amca ama  onlardan birkaç yaş büyük sadece.

Pantolon cebinde taşıdığı kemik tarağıyla ,kalem gibi parmaklarıyla
cigara sarmasıyla,şeker gibi gülüşüyle hatırlanan fidan gibi upuzun,simsiyah saçlı, kalın kaşlı,elleri kocaman,göğsü geniş  bir civan delikanlı.

Sadullah,yeğeni Hasan’ı “boncuk gözlüm” diye sever,öksüze en çok o kol kanat gerer
Üç yetime nasıl bakacak baba,üvey ana gelir haneye,bir kap yemek,küllü suda yıkanmış üst baş hatırına,iki kardeş de ondan ,Fatma ve Hatice,kara ekmeğin ayrık çorbasına banıldığı, yoklu ğun toz duman,açlığın kol gezdiği yıllar zaten,Osmanlı bir  cepheden ötekine gitmektedir durmadan.

O cephelerden birine Ömer oğlu Sadullah da çağırılır ve gururla giderken askere kırmızı mendilini bırakır boncuk gözlü Hasan’ına,Gururla
söyler,”şuracığa be kızan,Çanakkale’ye gitçem”

Sadullah Amcasız Hasan bir gün bezer hayatından ve on yaşındayken  kaçar evden,tren yolunu takip ederek Uzunköprü’ye kadar yürür Çorlu’dan
Amaç kaçmaksa yoksulluktan nereye gittiğinin pek önemi yoktur zaten.
Sonra bir trenin altına sığınır,zaten bir cılız kızandır,koca trenin
altında bir kızanlık yer yok mudur ?

Tren gider,gider taaa Selanikte durur. Selanik’in Türk,Türk’ün Selanikli olduğu zamanlarda 10 yaşındaki Hasan bir mandırada iş bulur,İnsan evladının insanlığı iliğine kemiğine kadar hissettiği yıllarda  patronu olan Mandıracı hiç erkek  babası  olmamasının verdiği hevesle babalık yapar,evlat gibi görür küçük Hasan’ı,hem Yunancayı,hem de peynir yapmayı öğretir,mutlu mesuttur Hasan,tek bir kuruş harcamaz hep biriktirir zaten.Paralarını Sadullah Amcasının verdiği kırmızı mendilde biriktirir,ara sıra da ağlar mendili yüzüne sürüp,hasretlik kızana ağır gelir,Bir gün mandıracı piştovunu beline asar,tüfeğini kuşanır, mandıraya kilit asar. Gönüllü palikarya yazılmıştır Mandıracı.

Sonrasında Hasan onüçüne gelir,Selanik limanında  fakir yahudi bir berbere çırak olur,bir sene çalışır orada .Ustası Yasef allame bir adamdır,çok okur,çok yazar,Hasan’a Osmanlıca okuma yazmayı bile öğretir boşta kaldığında.
Berber dükkanında gündüzler güzel geçer de ,geceler çok karanlıktır, çok soguktur saman döşek üzerinde,dükkanın arkasında bir eski bir çeyiz sandığında yatmıştır çoğu zaman.Zaten,küçücük kavruk bir kızan.

dükkana her milletten gemiciler gelmektedir,Etrafında işittiklerine göre,Anadolu yangın yeridir,Türkler Yunanlıları söküp atmaktadır cephe cephe ve Selanik’in harman yerleri,meraları Anadolu’dan gemilerle kaçıp gelenlerle doludur.Gelenleri yerli halk da sevmemiştir,itip kakmaktadır “Türko”yani “Türk piçi”dir gelenler yerlilerin gözünde,zaten gelenler doğru düzgün Yunanca bile bilmezler ki.Aralarında en çok itilip kakılanlar Karamanlı’lardır,çünkü,”biz hristiyanız ve Türküz” diyen Karamanlılar o yılların Selanik halkının yobaz  ortodosk hafsalasına sığma
makta,kiliseler onlara kapılarını bile kapatmaktadır.

Bir akşam vakti Selanik’in sahiline  inen    Hasan,Limana yanaşmış ve yolcusunu indiren kocaman bir gemiyi dikkatte izler,perişan halde insanlar inmektedir
gemiden,inenler “türkolar”dır , saatlerce bakakalır gemiye ,sonra kararını verir dönecektir.Sonra helallik almak için ustasına gider,”İyi yaparsın be Asan,zati burası artık çok karışacak,”der ustası ve eline 5 mecidiye ile “al bu da ekmeğindir” deyip kadife kutusuyla hiç kullanılmamış,sedef saplı bir ustura verir,helalleşirler.

Hasan gece karanlığında gemiye gizlice biner,lakin havalar çok serttir,gemi birkaç gün kalkamaz limandan.Koynunda sakladığı,kırıntı kırıntı
yediği  ekmek bittiğinde beşinci günde gemi artık Ege sularındadır.

Hasan alışık değil deniz üstünde olmaya,sığındığı başaltı kuytusunda kusmaya başlar gemi her dalgaya başvurduğunda ve öğürürken yakalanır gemicilere.

Kaptanın karşısına çıkarılır,Sonra bir bakar ki bir başka “kaçak”daha vardır gemide,kendi yaşlarında hem de bir “Türko”,Türko olmaktan mutsuz,anavatanına   geri kaçan bir Türko,

Bunları atarlar kazan dairesine,menzile varıncaya kadar ocağa kömür atacaklardır artık.Lakin Türko pek bir püsürdür,Ona çok kızar; ”çalışmayana ekmek yok” der kömürden simsiyah olmuş başmühendis,.

Çalışmayana ekmek yok,ekmek sadece Hasan’a.Çalışmayana ekmek yok ama Hasan’da lanet olası vicdan var bir kere,Tutar ekmeğini böler verir ki
kader arkadaşına,işte o an tokadı yer suratına” Çalışmayana ekmek yok”..

Bir gece yarısı sağlı sollu ışıklar görürler geçtikleri bir boğazda,”aha burası vatanım be” der Hasan,”ta oralardan gelir menevşenin,kekiğin kokusu”,sonra iner kazan başına,kömürü atar da atar gemi daha hızlı islim tutsun,daha hızlı gitsin diye,yorgunluktan kömürün üzerine yığılır kalır,uyur.

Sabah olur bakar ki  kocaman camileriyle bir şehrin limanına
yanaşmışlardır Başmühendis,alır bunu karşısına ,”oğlum  İstanbuldayız, senden iyi denizci olacak,gel kal,biz sana kağıt çıkaralım,yok ineceğim dersen geceyi bekle
kaçağın çıkışı gece olur” der ,

Gün bitmek ,gece gelmek bilmez, Yatsı ezanından sonra yine gizlice çıkar gemiden,yolu kim tarif edecek ki o saatte,Koca İstanbul’un balçıklı,sidikli sokaklarından birinde kuytuya siner uyur.

Üç gün sonra Çorlu’da baba evindedir,Köprülerin altından çok sular akmıştır,baba bitkin ve ince hastalıklı ,küçük kardeşi kara gözlü Ahmet ise nasıl bir illete tutulmuşsa konuşamayan,güçlü kuvvetli ve çocuk beyinli bir delikanlı irisidir artık.

Akide şekerli Sadullah Amca,onyedisinde şehit düşmüştür Çanakkale’de.Ondan geri kalan Hasan’daki kırmızı mendil ile Murtaza dedenin gözyaşlarıdır sadece.
Murtaza dede’nin gözleri evladına ağlamaktan görmez olmuştur,Ömer dede hep hazırlandığı öbür dünyaya çoktan göçmüştür.

Hasan yıllar yılı sakladığı,paralarını biriktirdiği  kırmızı mendilini çıkarır ,mendil kırmızı,gözler kırmızı hangisi daha kırmızı ise artık.

Hasan eli iş tutacak ,eve bakacak yaştadır     ya hemen bir kız bulurlar
Upuzun boylu karakaş Karagöz Hatice’yi münasip görürler ,birbirlerini bile göremezler evlenmeden,Taki düğün günü Hatice Hasan’a bakar,boyunu posunu beğenmez ama beğendiği ne vardır ki  hayatında?

Kendisi de bir öksüzdür  zaten.”Kaderim”der inler,ağlar düğün boyunca.

Hasan’la Hatice’nin dört çocuğu olur,Rıza,Kübra,Naci,Nahide.İki kez askere gider Hasan,Askerliğin üçer yıl olduğu yıllardır.hasan bir uyanık asker olmuştur,askerde aşçı olmuştur ama bundan başka berberlik yapar Yasef ustanın sedef usturasıyla ,istihkakındaki cigarasını satar,berberlikten para bile biriktirir askerde
Hatice ise dört sümüklü veletle kalır Çobançeşme’de,üstelik bir de Ahmet vardır hani şu çocuk akıllı,genç irisi Ahmet.

Dört çocuğu ve kaynı Ahmet’e hem analık hem babalık yapar Hatice.

Hayat çok çetindir,çocukların tavuk gibi ansızın ölüp gidiverdiği zamanlardır onlar ve Hatice avludaki kocaman bir kuyuda sabah ezanından başlar kerpiç kesmeye.Haticenin kerpiçleri hilesizdir,bol killi ve samanlı,iyi karılmış,düzgün pişirilmiş kerpiç lerin ünü kısa sürede yayılır.

Bir gün çağırırlar Hatice’yi “soyadı verecekler” ya.Dört çocuk bir yarım akıllı kime bırakılacak da gidilecek hükümet dairesine.

İnsanlık kalmamış ki kerpiç ocağında ,ne lazım soyadı,karnımızı mı doyuracak ki der Hatice.İnsanlık kalmamış,Hatice hepten erkekleşmiş bu zahmet içinde.

Çağırırlar gitmez,çağırırlar gitmez,en sonunda zaptiye çavuşu gelir kapıya.

Hatice peşine takar kızanların hepsini ,burnundan soluya soluya dalar hükümet dairesine,

-soyadı vercekmişsiniz,verin işte” der.

-”Yok” der dirseğine kadar siyah kolluğu olan memur,”sen seçeceksin”

-ben ne anlarım soyadımdan,babam adımı koymuş yetmez mi?

-Kocan nerde senin hanım?

-Askerde

-ne olsun soyadın?

-koca gün  balçık içindeyim,kerpiçleri kesicem daha,oyalamayın,
hadi verin bir soyadı gideyim

-soyadın “Balçık” olsun o zaman

-iyi iyi tamam neyse,

Memur siyah kolluklarını düzeltir,kalemini hokkaya sokar yeni yeni öğrendiği Türkçe ile yazacak” Balçık” ama nasılsa kalemden düşmüş” Dalçık”.O yılların nüfus taharri defterleri şimdiki gibi değil,filigranlı ya kıyamaz silip yeniden yazmaya,”aman canım kalsın” öyle der geçiştirir.

Kimin umurunda ki o zamanlarda,kime lazım soyadı?.
Hatice
  çamur kurumadan kerpiç kesmek,hükümet avlusuna bıraktığı haylazların boğazı derdinde çıkar gider daireden.

                          Sonra bir gün Hasan gelir   askerden,o lime lime olmuş akide
şekerli amcasından hatıra mendilinden liraları çıkarır içinden,Hatice de kerpiç paralarını serer onların yanına.

Hane şendir artık,iki baş inek alırlar,bir parça tarla,kocaman iki bağ yeri.

Hasan deli gibi çalışır askerden gelince,en büyük çocuğu Rıza’yı takar peşine, panayırlarda dondurma satarlar,
Artık kar kuyuları bile vardır evin avlusunda kerpiç ocağının hemen yanında.Uzak panayırlara ite ite götürürler dondurma arabasını.

       Panayır mevsimi bittiğin de kış gelir Hasan’ın aklına düşer bir çorbacı dükkanı açmak,Rıza’nın küçüğü Kübra pek hamarattır ya,işkembe temizlemek için biçilmiş kaftan.

       Birkaç ay güzel iş yaparlar,Hasanla Rıza dükkanda çalışır,Kübra evde işkembe temizler buz gibi sularda,ta 70 sene sonra o parmaklarının birbirine kenetlenir gibi yamulacağını bilmeden.

         Bir  gün çorbacı dükkanını zabıtalar yıkar,gecekondudur zaten,iş yapanı çekememiştir birileri ve  çingene kiremitleri iniverir çorba kazanlarının üzerine.

             Hasan inat adam,çelimsiz bir kızanken gavurun elinde para kazanmış, meslek öğrenmiş,askerde para biriktirmiş adam,hiç yılacak adam mı?.

              Tutar bir köfteci dükkanı açar,öyle böyle değil nam salar etrafa, köftenin yanında işkembe çorbası,üzüm şırası,hardaliye satmaya yetiştiremez.Evlatlar büyür.Hatice’nin kaynı Ahmet yarım aklıyla her gün bıkıp usanmaksızın ikişer teneke su taşır üç kilometrelik yoldan zengin evlerine,kaderine ağlamayı beceremediğinden mavi ispirtoya dadanır bir de üstüne.Çok içtiğinde agası Hasan’a takılır”agam dünyaya kazık kakacak” derdi
               Hatice, kaynı Ahmet’i çocuğu gibi bakar elli beş sene.Soğuk bir günde Ahmet  kayboldu,İki gün sonra bağlarda kar içinde buldular ölüsünü,üstü başı pak,tertemizdi.
“Temiz bir ölüm yaptı” dediler ardından.
      Hasan ve hatice yaşlanmıştır artık,Hatice romatizmaya karmıştır kerpiç ocagında , her yıl Oylat’a gidip,kaplıcalara girerler,kestane ağaçlarının altında gölgelerin sefasını sürerler  ama nafile,romatizma Hatice’yi yetmişüçünde alır,götürür.

Hasan günler boyu ağlar,bir Sadullah amcasına bir Haticesine bu kadar ağlamıştır.

-”Çok geçimimiz yoktu ama karım bir aslandı,ben gamsızdım,o
hassastı,ikimiz de çok inattık,çok cefa çekti,cennetlikti benim karım,kardaşıma baktı ömrü boyunca garibim” derdi.

    Ömrü boyunca hep çalışmış olan Hasan öyle bir alışmış ki çalışmaya,esrar gibi, eroin gibi bağımlısı olmuş çalışmanın.
Hatice’den sonra bir esans sandığı edindi, Sabahın köründe çıkar,Çorlu’yu baştan başa dolaşır sonra geri dönerdi.

     Akşam vakti bahçedeki eriğin gölgesine kurulmuş koca masanın
etrafına torunlar toplanır ,kimi zaman bir ufak rakı açılırdı,Hasan torunlarına yakası açılmadık fıkralar bile anlatırdı çok coştuğunda.
Lakin gecenin sonunda yalnızlık yakasına yapışırdı,İşte o zaman murtaza dedesinin kahverengi ciltli kitaplarını çıkarır,okuyarak uyumaya çalışırdı.

      Gündüzler tamam da geceler yalnızlığın belalısıdır,kocaman evde her şey var bir Hatice yok.

      Bir gün en yakınındaki torununa” bir nefes istiyorum ev içinde” dedi ağlaya ağlaya,donumun yıkanmasını,yatağımın toplanmasını,karnımın doymasını değil,nefesimin karışacağı bir nefesi istiyorum ev içinde”

       Uzatmayalım, o nefes ta Almanya’dan gelir gibi oldu bir gün.
  Artık Nasıl kararlamışsa Rabbül alemin; Marianna çıkıyor karşısına

          Marianna İkinci Cihan Harbi’nde yetim kalmış yalnız bir kadıncağız,hiçbir zaman ailesi olmamış,şimdi bir anda yetişkin çocukları,torunları çıkıyor karşısına,En çok da  Kübra’yla anlaşıyor,nerdeyse akran olsa da.Bi de kübranın kızanı var ki kimsenin Almancası yetmezse onunla İngilizce konuşulmakta.
Yüzler gülücük,gülücükler insanlık dolu olduğu bir haneye düşmüş Marianna.
Hasan ve Marianna’nın etrafında insanlar dört dönmekte.Bunlar el ele,diz dize.

Ulan biri 80 ine dayanmış,biri 65 inde,nasıl ışıldar iki insanın gözü böyle.? Çakmak çakmak ikisi de.
Hasan’ın  elinde küçük bir sarı sözlük,koca gün Almanca öğren mekte,

-Yahu diyor kolay be,Yunanca  bile var bunun içinde,bak
beri unutma” biret” deyince ekmek oluyor,unutma,

Herkes bir şaşkın,garip telaşta,  Çobançeşme’de bir Alman,Hemde Aşçı Hasan’la kolkola.

“Olur mu olmaz mı?elalem ne der?” derken,

olacak be kızanım,başka bir yolu yok,aşka söz geçer mi”?kızanlar darılanlar,küsenler derken bir nişan  yapılacak,iyi de bu kadar küskün
varken yüzükleri kim takacak?

Ben taktım,iyi ki takmışım.Nur içinde yat be dedem,senden çok şey öğrendim ve yaşarttın gözümü bunu yazarken..

18.06.2011 ,12.49 Savaş KAYAN

Gönderen: savaskayan | 17/06/2011

MEZBAHA PALİSİ

        Eski Çorlu’da bahçesiz ev neredeyse yok gibiydi.Bahçesi olan her evde muhakkak kırmızı gül ,domates ,soğan, biber olacaktı,Bahçe var da bakımsız ise,ekilip dikilmemiş ise sahibi hor görülürdü.”püsür”kabul edilirdi.

         Mevsimi geldiğinde geçen yıldan kalmış tohumlar kömürlüğün saçağında saklandığı yerden çıkarılır,kara gübre ile hazırlanmış karıklar halinde bahçeye dikilir,güller budanırdı.
“Bahçe”dediğin sarı sıcakta sulanmaz,illa akşam serinliği beklenirdi ki, sulanmış bahçe nin ürettiği ıslak ve bereketli toprağın yoğun rayihası ilahi bir şifa sebebiydi. 

          Evde yemek yokmuş, ne gam:bahçeden iki domates,bir yeşil soğan koparırsın melamin tabağa doğrarsın, kocaman bir çinko ya da “alemiyon”tasta ayranın da varsa oturursun asmanın gölgesine değmeyelim keyfine.     

                 Kaç kişi bilir emin değilim ama, taze baklanın en üst körpe yapraklarından mükemmel salata yapılır,tadına doyulmaz,bir de yeşil soğan kavrulur tavada ki unutulası lezzet değildir.

         Bahçeli ev bereketli evdir,bahçesi olan adam, pazarda satılan sebzeye meyveye itibar etmez,lakin bahçeli evin olmazsa olmazı köpektir,yoksa mahallenin haylazları dadanırsa  ne erik,ne kayısı bırakır, ne de şeftali,hem de olgunlaşmadan.

   “Bereketli ev” dedik ya,bereketli evde israf olmaz,israf varsa bereket de olmaz zaten. Yemek tabakları güzelce sıyırılır,bahçedeki köpeğe ayrılır,ekmeğin kırıntısı tavuklara, yemeğin artığı köpeğe gider,Kavun karpuz kabukları bile doğranır ve sığır besleyenlere ulaştırılır ki “hayvan kursağından geçsin”diye.Doğranmış kavun karpuz kabuğu bir gün sıcak ve tazecik süt,suyu damlayan ev peyniri olarak rücu ederdi bereketli haneye.

     Eskiler şöyle derdi”biz aslında hayvanların nafakasını yiyoruz,bizden artan hayvan kursağından geçmezse yediğimiz mundar olur,bir insan ki hayvan sevmez,bil ki o insan  hayvan kadar etmez”
Belki de böyle filozofça yaklaşımlar yüzünden bizim bahçemizden de köpek eksik olmazdı.
Dedemin yerden bitme,”arabacı”cinsi bir köpeği vardı kırçıllı,gümüşi acaip renkli bir hayvan.Bir de eşeğimiz var ki ikisi arasındaki dostluk sanki ezeli ,ebedi.
Eşeğin gölgesinde yatan,onu diğer insanlardan kıskanan  bir  köpeğimizin olması hep komikti,eğlenceliydi.

      Yaza doğru bağa giderken köpeğimiz hüzünlenirdi biz gideriz,eşek gider o kalır evde.Köpeğin hüzünlenmesi de acaip dokunur insana.

      Herkesin evindeki köpek erkek olur ya dedem inadına dişi almış köpeği.
Soranlara rahmetli dedem“dişinin kızışması bir hafta,erkeğin bir yıl,bu yüzden dişi köpek eve daha bağlıdır ”derdi.
İyi de bizim zibidi köpeğimiz sanki köpek neslinin geleceği kendine bağlıymışcasına inatla 10-12 yavru yapardı her yıl,hatta bazen yılda iki batın.
Karnı şişen köpek kendine yazın serin bir gölge ,kışın sıcak bir kuytu bulur doğum için,artık ahırın mı ,samanlığın mı bir köşesi olur,belki mevsimine göre cevizin gölgesi.
Köpeğin bu secimine mümkün olduğunca saygı gösterilir ki ” köpek kendine ait en önemli vazifesini rahatça yerine getirsin” diye.Bu saygı “seni gidi edepsizzzzzz”,diye sevinçle ifade edilirdi ve asla yerinden  kaldırılmazdı doğuracak köpek. Doğumun yaklaştığı son günlerde suyu ve yiyeceği yattığı yere götürülür ayrı bir özen gösterilirdi,Hayvan da nasıl bir sıcaklık gösterirse artık anam”bu hayvanda kimbilir kimin ruhu var ki insana bu kadar yakın” derdi ..

               Doğuracak köpege gösterilen saygının bir benzeri de gork tavuğa gösterilirdi,Gork tavuk  en olmadık yere saklardı  yumurtalarını    ,zaten follukta yumurtalar azalırsa anlaşılırdı ki biri gorklamış:)
Rabbimin nasıl bir lütfudur ki ,gork tavuk etrafımızdan ayrılmaz sanki derdini söylemeye,konuşmaya başlar,yoksa görünüşte diğerlerinden farkı da yoktur.Aha deriz” gork” olan bu.Sonra onu takip ederiz ki yattığı yeri bulalım.

 Köpeğin encekleyeceği  gece benim için bitmek bilmezdi,”ulan deyus bunun gündüzü yok mu?”
Heyecanla beklerdim sonraki tarifsiz keyiflerimi..
Tarifsiz keyif;henüz anasının bile sevemediği, gözleri açılmamış minicik yavruları ele almak,doyasıya sevmek, kandırıp serce parmağını emdirmekti sonra sonra gözleri açıldığında nasılsa bu kadar sevdirmeyeceklerdi.

         Anam kızardı,”hadi be oğlum okula geç kalacaksın,üstün başın köpek gibi kokacak, git elini yüzünü yıka, çakacam şimdi şamarı”O zamanlar genç,eli de ağır,çaktı mı devirecek Osmanlı kadın,mecburen giderdim okula.
Okulda heyecanla anlatırdım:”bizim köpek encekledi,bi yavru var siyah beyaz onu kendime ayıracağım” diye.Köpek encekleyince dersler de amma uzun gelirdi haa.
“Encek”ti,”pali”ydi onlar evin yeni neşesiydi ve kapımızda duracakları süre sütten kesilip ekmek yemeyi öğrenince sona ererdi.
Ne zaman ki anasını emerken dişleri batar ve analarını kaçırırlar.encekler de  sütten kesilirdi o günlerde .
Bir kısmı eşe dosta,konu komşuya dağıtılır geri kalan bir el arabasına doldurulur, yanına yarım çuval ekmekle mezbaha yanına bırakılırdı.İşte bunun adı “Salhaneye bırakmak”
Bu görev her zaman bana verilirdi,köpekleri en çok seven ben ya.Cefası da bana olacak tabii. Asıl cefa bir el arabası dolusu paliyi  mezbaha yanına götürmek değil,onları orada bırakıp gelebilmekte.
Birkaç saat önce oynadığım,kokladığım hayvanı terkedebilmekte. Arabadan tek tek indirdiğim yavruları mezbahadan ve oradaki diğer köpeklerden biraz uzağa,yanlarına bıraktığım ekmekleri kaptırmayacakları bir yere bırakırdım,hayvan belki bir saattir el arabasının içinde olmaktan uyuşmuş bir halde yere bırakıldığında hemen kendine gelemez ve terkedildiğini kolayca anlayamazdı.

 
                   O yılların mezbahasının etrafı sahipsiz köpeklerin mekanıydı.
Terkedilen ne kadar köpek varsa buraya bırakılırdı ki artıklarla beslensin.
                   Pali bundan sonra köpek olmak zorunda , yani hayatının gerçekleriyle yüzleşme kısmı  başlayacak,yaşam mücadesini kazanmak yada da uyuz ve hastalık içinde ölüm arasında seçim yapacak
İlk birkaç gün eski toklukla,yanına bırakılan ekmekle idare eder pali,
Sonra sonra mezbahanın artıklarının kokusu onu cezbeder,lakin daha önce gelen palilerden geri kalan sadece o cazip kokulardır,ne zaman başını uzatsa bir işkembe artığına ,başka başka köpekler boynuna iki diş geçirir,boğar sıpıtır atar bir yana .

                   Günden güne erir,karnı sırtına yapışır,kemikleri sayılır gözlerinin feri söner,bacakları titrer,halsizlik had safhadadır ve mezbahadan gelen kan,bağırsak,işkembe,et kokuları artık zehirlemektedir onu.
                    Sonra silkinir,”can havli”gelir üzerine,
Can havli beladır köpeğe;

                    İçgüdülerinden gelen vahşeti dişlerinin ucuna takar,o dişler ki ağız kapalı iken dışardan görülüyorsa ve tıslı bir hırlama varsa köpekler bunu bilir,sonu faciadır.
                    Bizim ufak pali can havli geldiğinde boyuna posuna bakmaz ve açlığa duyulan öfke kendisinden çok daha büyük birkaç köpeğin boynuna ,bazen de hassas nahiyelerine diş iziyle yazılınca diğerleri korkar bundan,çünkü onlar da aynı hali bilirler,aynı halden gelmişlerdir.
                    Hayvani adalet yoğun bir öğreticilik taşır kendi içinde ve hayvani adalet  tecelli ettiğinde mezbahanın eski palileri derler ki kendilerince “ulan bırakalım bugün karnını doyursun,yoksa yemeyi unutup hep bizi dişleyecek”
                   Diğerlerini sindiren pali saldırır o açlıkla boklu işkembelere,bağırsaklara, sidikli ,safralı ,sabunlu kanlı sulara,boynuzlara;

                  Nefes almadan,çignemeden yutar da yutar,arasıra boğazı tıkanır, kusar ama yine boğula boğula yemeye devam eder.
                  Sonra bir kenara çekilir ki o titrek bacaklar şimdi futbol topu gibi gergin şişmiş bir karnı taşımaktadır.

                  İyi de beş dakika öncenin fersiz bacakları taşıyamaz ki bunca  yükü,usulca çöker bir kenara.
                  İşte şimdi “mezbaha palisi”olmuştur.
                  Bundan sonra yarı aç,yarı tok ama özgürdür. karnını doyurmak için kuyruk sallamak,yaltanlanmak zorunda değildir.
                   (Yazmak lanetli bir tutku galiba,yazacaklarını bitirmeden rahat bırakmıyor insanı.
Akşamüstü başladım,”yarım saatte yazarım sonra çıkar gezerim,motorumla kırlara bayırlara gidip toza toprağa bulanırım”derken olmadı,noktası virgülü,”aha bu da kalmasın,ondan da bahsetmeli” derken hava karardı yazı ancak bitti..yorucu ama keyifliydi, 17.06.2011,19.48 Savaş KAYAN)

Gönderen: savaskayan | 09/04/2011

UÇMAKDERE 2011 VİDEOLARI

22.05.2011 tarihinde çektiğimiz Uçmakdere videoları

Donanım:Drift HD 170 Stealth Action Cam
Yazılım   :Cyberlik Power Director 9

http://videobam.com/AeAdu

06.09.2009 Cumartesi günü saat 06.30 da Çorlu’dan yola çıktım.
Tekirdağ,Malkara,Keşan yolu’nu takip ederek 153.km de Korudağ’da ilk molamı verdim


Bundan sonraki etap şu şekilde:

Hava gayet güzel,yollar sakin,Marmara’dan karıncalar su içebilir

35 yıldır denize çıkan biri olarak ilk defa böyle bir gemi gördüm,
Ne olduğu konusunda hala fikrim yok.

Gelibolu’dan benzin alıp devam ediyorum Eceabat’da gelmeden ana yoldan sapıyorum




Benim asıl keyif alacağım yollar bundan sonra,tahminime göre 23 km yapıp Ece limanı’na ulaşacağım.

Harika virajları olan yollardan devam ediyorum

Gelibolu Yarımadası’nda çok verimli ovalar ve birkaç tane gölet olmasına rağmen ikinci ürün fikri buralara henüz uğramamış.

Ege ikliminde dallardan bereket fışkırıyor

Beşyol köyü,

Tarihi belli olmayan Beşyol çeşmesi

Saat 11.00 i geçti,güneş kavuruyor ve bu yol beni bekliyor

Yabani çiçekler sonbaharın yaklaştığını hatırlatıyor

Bir kuyunun başında mola veriyorum


Dallar sararmaya başlamış,

Yol var,gölge var,su var, benzin var,motor var,keyif var daha ne istersin be adam?

Bela” geliyorum” demez,bu ne?Daha keyfin zirvesini görememiştim.
Planıma göre akşama kadar bitirmem gereken 400 km kadar yolum var ve zorlu etaplara bile başlamadım henüz.

kokluyorum; benzinmiş.
25 km önce benzin alırken taşırmış olabilir mi acaba?.
Neyse,en azından gölgedeyim,asfalttayım,gözümde büyütmeme gerek yok.
Topcase’i seleyi söküyorum,sorunun kaynağını bulmak için bakınıyorum,
Yanımda bez yok ama tuvalet kağıdıyla(sosyetik endurocu olmanın faydaları 1.) benzin deposunun üst kapağını silince sorun ortaya çıkıyor :


Benzin deposunun üst kapağı gevsemiş lakin anahtarla tutulacak bir tarafı yok Önce elle sıkıyorum,sonra çekiç ve küt uçlu bir tornavidanın arkası ile yani Türk usulü.

Ben sorunu çözmek için uğraşırken çan sesleri duydum ve ziyaretçilerim gelmişti

En meraklısı buydu,
keçi gördüm ama bu kadar meraklısını görmedim,beni bi yalamadığı kaldı,
benim kır sakallara bakıp bi sıcaklık hissetti sanırım.
Sakalımızdan başka ortak noktalarımız da var elbet,
İkimiz de dağları severiz,ikimiz de inatçıyız

.

Sürünün arkasından çoban da geldi

Çoban Osman Aga hiç evlenmemiş,kelime haznesi zayıf , kavruk bir adamcağız .
Sürüdeki hayvan sayısını bilmiyor ama hayvanlarını tek tek ezbere biliyor.

Bazen bir ömür böyle geçer;çek yok,senet yok,fatura yok,aidat yok.
Kimin daha mutlu olabildiğini,
kimin insanca yaşayabildiğini sadece Allah bilir.

Ece limanına doğru devam ediyorum

Sırf şu vadiyi görmek için bile sabahtan beri yaptığım 220 kilometrelik yola değer
mükemmel bir sert- yoldışı parkuru

.

Ece limanı uzaktan göründü

.

her viraj ötesi ayrı bir manzara


.

Ece Limanı

Balıkçı kulubeleri,burası yazlıkçı işgaline uğramamış

Denize çıktığım yıllar geldi aklıma
Yıllar önce 1.900 kg lık teknemi bakım için yılda bir karaya çekerdim
Her karaya çekme öncesinde endişeler basardı,uykularım kaçardı;
vinç bul,adam bul,karada yerini hazırla,bir sürü iş yap, sonra aynı zahmeti indirirken tekrar yaşa.
Adı liman ama barınağı yok ya Ece Limanı balıkçıları her gün birkaç tonluk tekneleri denize indirip,akşam olunca karaya alıyorlar.
Üstelik eşleri de beraber denize çıkıyor ve tüm zahmeti paylaşıyor onlarla.


.

.

.

.

Deniz cam gibi berrak,

.

Bundan sonraki etap Ece Limanı-Büyük kemikli Burnu etabı,haritalara göre yol yok ama patikalar var,orman yolları var

.

Trakyada” Mator” derler,motora,
Benim Mator şimdi dişine göre yolları buldu,keyfine diyecek yok


Yoldışı rotalarda şunu öğrendim
Bir yol ne kadar zorluysa
İleride el değmemiş bir doğa, güzel bir manzara vardır


Buralarda fi tarihinde yoldan bir greyder geçmiş,yolu düzlemiş,delikanlı bir yol,üzerinde mıcır yada çakıl değil,doğal kırık taşlar var,zemin sağlam.

.

7-8 km sonra mukaddes bir mekana varıyorum
Tüylerim diken diken oluyor,


Bastığın yerleri toprak deyip geçme tanı,
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı,
İşte onlar


gögsünü siper etmiş,ölume gulumsuyor
cesaretın boylesı,cıhanı buyuluyor

bu güzellikleri düşmana bırakmamak için gencecik bedenlerini vatanlarına siper etmişler

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,Sana aguşunu açmış duruyor Peygamber…
Bir de bilsen memleketin en güzel yerlerini,en büyük tesislerini haince sattığımızı
Senin adım attırmadığın emperyalistlerin
bugün dilimize,malımıza,benliğimize ve bütünlüğümüze kolayca elattığını,
hırsızlara şan ve paye verdiğimizi
Gözlerim yaşarıyor durdukça,ayrılmak bile zor

.

Yollar beni bekler

Tepelerden inmeye başladım,Tuz Gölü göründü,

.

.

.

Büyük Kemikli Burnu yoluna sapınca yolda çok eski asfalt döküntüleri başladı,çukurlar kaçılamayacak denli çoktu.
Az önce geçtiğim toprak yoldan kat kat kötüydü, demek ki bundan sonra daha güzel bir manzara olacak

Büyük Kemikli Burnu,Gelibolu Yarımadası’nın en Güney Batı ucu.

Anlatılmaz, yaşanır manzaralar

Bu resim ufaltılmıştır. Buraya tıklayarak orijinal boyutunda görebilirsiniz. Orijinal boyutu: 1280×960 px.


.

Ortadaki kayalık” İngiliz Aynası” olarak biliniyor


.

.

.

.


.

fleuresan renkli anemonlar denizi akvaryuma çevirmiş,


.

.

.

Bu resim ufaltılmıştır. Buraya tıklayarak orijinal boyutunda görebilirsiniz. Orijinal boyutu: 1280×960 px.


.

.

.

.

.

.

.

.

.

.



.

.


.


.

.

.

.


.


.

Dalgıç teknesi




Tam burada, 18metre derinlikte dipte bir çıkarma botu batığı var,Ona dalıyorlar.

Kumtaşı kayaları fırtına ve rüzgarın izlerini barındırıyor


kimi motorun şansı böyle; ıssız yolların çilekeş motoru

Yola devam ediyorum,bundan sonraki hedef Kabatepe

Kıyılarda ilginç kaya oluşumları var




Tuzu özler mi insan? Sabahtan beri ciddi bir tuz kaybım var ,3 litreden fazla su içtim ama bu da iyi geldi hani

Tozlu botlarım



Şehitler çeşmesi kaynağı

Küçük Anafartalar sapağından sonra yol düzelmeye başladı


Tozu dumana katmışım be,kirpiklerim bile toza bulanmış

Yarım saat sonra böyle oldu etraf

Sonra keyifli bir asfaltı takip ettim

Kabatepe’ye vardım





Turşu

Salata

Balık,hem de Mercan

Yolun bundan sonrası için planım şuydu Alçıtepe’den geçip Morto Koyu’nda denize girecektim.
Ancak Alçıtepe’yi 2-3 km geçince arka fren bir anda boşaldı,Sağına soluna baktım,
hidrolik tamam,arka fren borularında sızıntı yok,
Sistemin havasını almaya kalkmak için hiç de uygun bir yerde değilim.
Bulunduğum yol daracık bir yol,yakınlarda sapak yok
üstelik yanımda yedek hidrolik de yok,
En iyisi Eceabat’a gitmek ve Dot 4 hidrolik bulmak ve frenin havasını almak.
Sisleri de söndürüyorum tedbiren,Alamanın icadı her türlü şeyden nem kapmış olabilir.
Tekrar marşa bastım,Alçıtepe’ye gelmeden Behramlı yoluna girdim
Asfalt ve virajlı yolda gidiyorum ama aklım arka frende,
kompresör ve ön fren ile devam ediyorum,
olması gerekenin bir alt vitesindeyim Eceabat’a kadar.
Eceabat’a girerken fren düzeliyor,arada yokluyorum yine de.
Dot 4 hidrolik de bulamıyorum zaten.
Devam ediyorum.Sorun kendi kendine çözülmüş görünüyor

Korudağ’da mutad çay molasından sonra ”hadi kısrağım,Çorlu’ya gaz açalım”moduna girip 153 km yi kısaltıyoruz…
Bugünkü toplam kilometrenin hesabı kolaydı,549 km toplamıştı,ama keyfi hesaba sığmazdı.

Son iki gezimi Trakya’nın Kuzeyi”ne yapmıştım .
“Şimdi biraz da Trakya’nın Güneyi’ne gitme zamanıdır” deyip depomu akşam
dan doldurdum.
Sabah mutad kahvemi içtim ve 07.20 de Çorlu’dan Yola cıktım.
Meteoroloji’nin “Poyraz fırtınası” uyarısına rağmen hava sakindi.
Yolu boş bulunca mola vermeden,gaz açarak İpsala’ya kadar devam ettim.

08.45 İpsala’dayım,Henüz 148 km olmuş.

Fotoğrafa dikkatli bakarsanız,karşıda görülen yerleşim birimi sınırın ötesinde Batı Trakya’da bir köy.
Bu resmi çektikten sonra tripodu unuttugumu farkettim.
“Belki bir fotoğrafcı bulursam tripod alırım” ümidiyle girdiğim İpsala’daki kücük fotografcı dükkanı henüz açılmamıştı bile .Zaten tripod satacak kadar kapasitesi de yoktu gördüğüm kadarı ile.
Buraya kadar gelmişken Sınır kapısını görmemek olmaz,uğurlu gelir ümidiyle sınır kapısına kadar giitim.
Yolda 5-6 km TIR kuyruğu vardı.

Ne kadar niyetlensem de uzun zamandır öbür tarafına geçmek istediğim ve geçemediğim sınır kapısı.Hep o teğet yüzünden,yollarımı tıkadı iki yıldır.
“Teğet geçiyor”, ben geçemiyorum.Nasıl teğetse.
Teğet’i yanlış öğreten Matematik hocasına bu vesileyle hürmetlerimi sunarım.

İpsala iki caddelik küçük bir sınır ilçesi ve en büyük geçim kaynağı çeltik üretimi.
Çeltik için su Meriç Nehri’nden sağlanıyor ve böyle kanallarla dagıtılıyor.

İpsala’dan Paşaköy yoluna girdiğimde tek endişem güzergahın sınıra yakın oluşu sebebiyle yasak bölgeler yüzünden geri cevrilmek.

Sonra daha farklı bir endişe gelişti.
Etraftan sürekli silah sesleri geliyordu.”Foto safari yapalım” derken av olmak işten değil.Av sezonu yeni açıldı zaten.İpini koparan coktur.
işte Meriç Deltası’na yaklaştığımın ilk işareti.
Avcıların çokluğu boşuna değilmiş:

Paşaköy’de bir gölcük.

Çeltik denizi bu olsa gerek.


Paşaköy ve Yenikarpuzlu’dan geçiyorum,Yol gayet güzel,ıssız bir asfalt.

Kanallardan cam gibi tertemiz bir su akıyor,üstelik debisi oldukça yüksek.


Tarlaların üzerinde ipte asılı olanlar kuşlara karşı bir nevi korkuluk,bazısına Çin uçurtmaları bile asmışlar


Çeltik böyle bir sey:

Tarlanın dibindeki suya dikkat !

Yenikarpuzlu’dan sonra kanal boyundan ilerliyorum,Etrafta silah sesleri daha da sıklaşıyor

Böyle bir kırçiçeği görüyorum.Kirlettiğimiz Dünya’da,her şeye inatla direnmiş bir organizma.

İpsala köylerinde motosiklet çok yaygın Hatta en yaygın araç.
Bir tanesinde plaka yoktu ama plakalıkta kocaman “No Fear”çıkartması vardı,Aslanım be!
Bu gençler balığa gidiyor.

Az önce sakar avcılar hakkındaki endişemden bahsetmiştim;
İşte sebebi buymuş.
Köylüler” top” diyorlar buna.
Bir kaç dakikada bir patlıyor ,bunu açığa koymuşlar ,digerlerini göremedim

Domuz gölünü zar zor fark ediyorum,Bitki örtüsünden görmek mümkün değil.

Muhteşem su sesinden santrifüjlerin sesi duyulmuyordu:


Enduronun keyfi yolun üç buçuk kuvvetinde olduğu anda başlar


Gala Gölü göz kırpmaya başladı;”daha ne sürprizlerim” olacak dercesine.





Zahmetli yollar muhakkak bir güzelliğe açılır doğada.




Zahmet buna değmez mi?

Yolumuz yeni güzelliklere doğru
 

Yolun zahmeti kantara sığmaz oldu be,bundan sonrası cennet mi ola?

Bu fotoğrafı ofisime asacağım.
Kendimi güçsüz hissettiğim anlarda bakmak ve o kır çiçeğinin direncinden cesaret almak için.

Gala Gölü kıyısından devam ediyorum













Gölün keyfini çıkaranlar.

Yol bazen düzeliyor





Yaban ördekleri

Yol hala böyle devam ediyor



Karşıda bir Batı Trakya Köyü

Her avcının rüyası,palavra malzemesi












Gala gölü kıyısında üç tane hurda görüyorum,bana Amerikan Filmlerindeki ıssız çiftlik sahnelerini hatırlatıyor hurdaların sahibine yolun devamını soruyorum soruyorum.
“Aha böyle devam ediyor,hep aynı “diyor

Gala gölünde karşılaştığım Erzurumlu çoban.

Gala gölünde karşılaştığım Erzurumlu çoban.

Gevşek mıcırlı bir yol başlıyor,görünüm güzel gibi ama öncekilerden daha tehlikeli,

Uzaktan Enez görünüyor 


Geriye baktığımda yolda benim izlerimden başka iz yok,zaten hiç bir araçla karşılaşmadım uzun zamandır.


Enez’e giriyorum ve doğruca Enez Kalesi’ne yöneliyorum



Enez Kalesi’nden Meriç Deltası

Ufukta Semadirek(Taşoz)adası,Adı gibi direk,adı gibi taş.Yaklaşık 20 mil uzakta.
Önümüzdeki bulanık mavilik Dalyan gölü,,sonraki koyu mavi çizgi Saroz Körfezi






Hadi bakalım 10 saniye içinde 12-13 metre koş,geri dön poz ver.
Şapelde taş üzerine koyduğum fotoğraf makinası ile ancak bu kadar oldu.



Enez Ayasofyası



Bu nasıl bir işçiliktir?
Beyaz mermer değil,alçı olsa yapabilecek babayiğit kaç tanedir şimdi?



İşte burada gölgenin en keyiflisi vardı



Bu dede Enez kalesi’nin eski bekçisi
Tam bir zıpır,bakışlarından belli zaten.
“sigaran var mı” diye sordu.
“oruç yok mu”?dedim,
Henüz Ramazan’ın ilk günü,
Cevap “ben de senin gibi seferiyim,ama ne zaman nereye gideceğim belli değil,yaş olmuş seksen bir”
Onunla konuşurken aklıma 83 yaşındayken bir Alman’la nişanlanan ve nişan yüzüklerini bana taktıran rahmetli Hasan Dedem geldi.Dedem o yaştan sonra elinde Almanca sözlükle dil öğrenmeye çalışıyordu.

Enez çıkışında depoyu tamamlıyorum,200 km de 38 Tl yakmışım.İpsala’ya kadar tam gaz,Karpuzludan sonra nadiren 2.vites olunca 5.5 Lt/100 km zirvesine çıkmışım.
Sonra Şabanmera Köyü’ne doğru devam ediyorum.

Eşeğe sormuşlar:
“İnişi mi çıkışı mı seversin “diye
“düz yolun suyu mu çıktı?”demiş.
Suyu çıkmamış düz yol bu olsa gerek.

Bir tepenin yamacında kurulmuş Şabanmera köyü,

Yol yine gevşek,yine can sıkıcı ,kumla karışık çakıllı bir stabilize,


Bu yola motorla girenin söyleyeceği “en hafif söz kaypağın önde gideni” olur.Ben ağırlarını söyledim.

Suluca’dan sonra asfalta çıktım,

Erikli Köyü altında Tuzla gölü,
Fotoğrafı çektiğim yer ise tam bir çöplük.Köyün girişinde üstelik.


Bu yazıyı hazırlarken Google Earth üzerinde uzunkum plajı’nı fark ettim,Keşke daha önce olsaydı.Başka bir geziye kısmet.
Mecidiye’den İbrice Limanı’na inerken sağdan taş ocağı yoluna girilecek ve 3 km sonra sahil

İbrice Limanı
Geçmişte İzmir’den, Gökçeada ya gelen gemiler geçmiş yıllarda yüklerini bu limana boşaltırlar, develerle Uzunköprü’ye taşınan ticaret malları buradan trenle İstanbul’a gönderilirmiş. Limanda gümrük binası, hamam, ticaret mağazası gibi ünitelerde bulunurmuş. Şimdi sadece kalıntıları görünen binalar, bölgenin ikinci derece sit alanı olması nedeniyle yıkılmış.
Şimdilerde dalgıçların gözde mekanı,




Bundan sonra böyle bir yol var,maçası sıkana.Yokuşu “bu yola girmekle iyi mi kötü mü yaptım”? diye düşünerek çıktım

Yolun zemini taşlık ve oldukça sert,delikanlı bir yol gibi görünüyor şimdilik,

Ama böyle manzaralar da var




Yolda delikanlılık bitti ama geri dönüş için oldukça geç.İbrice Limanı’ndan beri 2 .vitesi özledim üstelik enerjim tükeniyor,sabahtan beri tek molam Enez kalesinde çay bile içmeden 20 dakika.

Arkadan bir panelvan geliyor,durduruyorum,”Sazlıdere sahiline kadar hep böyle “diyor şöför yol veriyorum geçip gidiyor.Moralim düzeldi be.





Burada motoru durduruyorum,Ter içindeyim,kurumak gerek,Su içmek gerek.
Manzaranın keyfini çıkarmak gerek.








Issız yolların yorgun motorcusu



Issız yolların çilekeş,tozlu motoru, tay gibi






Tripodum yoksa ağaç kütüğü de mi yok?

Birkaç kilometre daha ilerliyorum ve asfalta çıkıyorum.

Sazlıdere Sahili

Kayabaşından ikindi güneşi,”gün batımı nasıl olabilir ? diye düşünüyorum



Kayabaşı’nda sevimli bir kır kahvesi-lokanta var,Yaz- kış açıkmış.Bir aile işletiyor
Baba Ahmet KAYABAŞI yanıma geliyor,sohbet ediyoruz.
”Sahillerde köylülerin yerlerinin kalmadığından,hepsinin satıldığından” dem vuruyor.

Yola devam ediyorum.



Adilhan yakınında asfalta çıkıyorum ve Gelibolu yönüne sapıyorum.


Uzun süredir gözüme ilişen ıssız sahile inen bir patika bulmaya çalışıyorum.
Birinci denememde patika bir anızın içinde bitiyor.

Başka bir patikadan sahile ulaşıyorum

Çok sığ bir kıyı,yüz metreden ilerledikten sonra bile deniz bile ancak 50 cm derinlik var

Karşımda deniz,arkamda motorum,Meteorolojinin uyardığı Poyraz fırtınası kendini hissettirmeye başladı,

Bir kuytu buluyorum.
Yalnız motorcunun yemek zamanı.
Enduro sevdalısı arkadaşım Ömer ŞİRİN olsaydı burada
“Aga,beni bırak,huzur burada,huzur şimdi” diyeceği an.
Yalnız motorcunun yemek zamanı.
Sonra içme suyumun azaldığını fark ediyorum,demek ki kahve içemeyeceğim.

Mera çiçekleri

İğdeler için erken gelmişim

Yemek üzeri meyve


Saat 17.30 olmuş bile .Farlarımı kontrol ediyorum,Far ampulünün uzun huzmesi göçmüş,Sarsıntıdan olsa gerek.
Sert bir poyraz esmeye başladı
Poyrazla “Sen mi yaman, ben mi yaman? İnatlaşmalarından sonra saat 19.20 de Çorlu’ya dönüyorum.

“Yaşadın mı büyük yaşayacaksın,ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına.
Çünkü” ömür”dediğimiz şey hayata sunulmuş bir armağandır.
Ve hayat sunulmuş bir armağandır insana”.
Ataol BEHRAMOĞLU

 

 

06.09.2009 Cumartesi günü saat 06.30 da Çorlu’dan yola çıktım.
Tekirdağ,Malkara,Keşan yolu’nu takip ederek 153.km de Korudağ’da ilk molamı verdim


Bundan sonraki etap şu şekilde:

Hava gayet güzel,yollar sakin,Marmara’dan karıncalar su içebilir

35 yıldır denize çıkan biri olarak ilk defa böyle bir gemi gördüm,
Ne olduğu konusunda hala fikrim yok.

Gelibolu’dan benzin alıp devam ediyorum Eceabat’da gelmeden ana yoldan sapıyorum




Benim asıl keyif alacağım yollar bundan sonra,tahminime göre 23 km yapıp Ece limanı’na ulaşacağım.

Harika virajları olan yollardan devam ediyorum

Gelibolu Yarımadası’nda çok verimli ovalar ve birkaç tane gölet olmasına rağmen ikinci ürün fikri buralara henüz uğramamış.

Ege ikliminde dallardan bereket fışkırıyor

Beşyol köyü,

Tarihi belli olmayan Beşyol çeşmesi

Saat 11.00 i geçti,güneş kavuruyor ve bu yol beni bekliyor

Yabani çiçekler sonbaharın yaklaştığını hatırlatıyor

Bir kuyunun başında mola veriyorum


Dallar sararmaya başlamış,

Yol var,gölge var,su var, benzin var,motor var,keyif var daha ne istersin be adam?

Bela” geliyorum” demez,bu ne?Daha keyfin zirvesini görememiştim.
Planıma göre akşama kadar bitirmem gereken 400 km kadar yolum var ve zorlu etaplara bile başlamadım henüz.

kokluyorum; benzinmiş.
25 km önce benzin alırken taşırmış olabilir mi acaba?.
Neyse,en azından gölgedeyim,asfalttayım,gözümde büyütmeme gerek yok.
Topcase’i seleyi söküyorum,sorunun kaynağını bulmak için bakınıyorum,
Yanımda bez yok ama tuvalet kağıdıyla(sosyetik endurocu olmanın faydaları 1.) benzin deposunun üst kapağını silince sorun ortaya çıkıyor :


Benzin deposunun üst kapağı gevsemiş lakin anahtarla tutulacak bir tarafı yok Önce elle sıkıyorum,sonra çekiç ve küt uçlu bir tornavidanın arkası ile yani Türk usulü.

Ben sorunu çözmek için uğraşırken çan sesleri duydum ve ziyaretçilerim gelmişti

En meraklısı buydu,
keçi gördüm ama bu kadar meraklısını görmedim,beni bi yalamadığı kaldı,
benim kır sakallara bakıp bi sıcaklık hissetti sanırım.
Sakalımızdan başka ortak noktalarımız da var elbet,
İkimiz de dağları severiz,ikimiz de inatçıyız

.

Sürünün arkasından çoban da geldi

Çoban Osman Aga hiç evlenmemiş,kelime haznesi zayıf , kavruk bir adamcağız .
Sürüdeki hayvan sayısını bilmiyor ama hayvanlarını tek tek ezbere biliyor.

Bazen bir ömür böyle geçer;çek yok,senet yok,fatura yok,aidat yok.
Kimin daha mutlu olabildiğini,
kimin insanca yaşayabildiğini sadece Allah bilir.

Ece limanına doğru devam ediyorum

Sırf şu vadiyi görmek için bile sabahtan beri yaptığım 220 kilometrelik yola değer
mükemmel bir sert- yoldışı parkuru

.

Ece limanı uzaktan göründü

.

her viraj ötesi ayrı bir manzara


.

Ece Limanı

Balıkçı kulubeleri,burası yazlıkçı işgaline uğramamış

Denize çıktığım yıllar geldi aklıma
Yıllar önce 1.900 kg lık teknemi bakım için yılda bir karaya çekerdim
Her karaya çekme öncesinde endişeler basardı,uykularım kaçardı;
vinç bul,adam bul,karada yerini hazırla,bir sürü iş yap, sonra aynı zahmeti indirirken tekrar yaşa.
Adı liman ama barınağı yok ya Ece Limanı balıkçıları her gün birkaç tonluk tekneleri denize indirip,akşam olunca karaya alıyorlar.
Üstelik eşleri de beraber denize çıkıyor ve tüm zahmeti paylaşıyor onlarla.


.

.

.

.

Deniz cam gibi berrak,

.

Bundan sonraki etap Ece Limanı-Büyük kemikli Burnu etabı,haritalara göre yol yok ama patikalar var,orman yolları var

.

Trakyada” Mator” derler,motora,
Benim Mator şimdi dişine göre yolları buldu,keyfine diyecek yok


Yoldışı rotalarda şunu öğrendim
Bir yol ne kadar zorluysa
İleride el değmemiş bir doğa, güzel bir manzara vardır


Buralarda fi tarihinde yoldan bir greyder geçmiş,yolu düzlemiş,delikanlı bir yol,üzerinde mıcır yada çakıl değil,doğal kırık taşlar var,zemin sağlam.

.

7-8 km sonra mukaddes bir mekana varıyorum
Tüylerim diken diken oluyor,


Bastığın yerleri toprak deyip geçme tanı,
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı,
İşte onlar


gögsünü siper etmiş,ölume gulumsuyor
cesaretın boylesı,cıhanı buyuluyor

bu güzellikleri düşmana bırakmamak için gencecik bedenlerini vatanlarına siper etmişler

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,Sana aguşunu açmış duruyor Peygamber…
Bir de bilsen memleketin en güzel yerlerini,en büyük tesislerini haince sattığımızı
Senin adım attırmadığın emperyalistlerin
bugün dilimize,malımıza,benliğimize ve bütünlüğümüze kolayca elattığını,
hırsızlara şan ve paye verdiğimizi
Gözlerim yaşarıyor durdukça,ayrılmak bile zor

.

Yollar beni bekler

Tepelerden inmeye başladım,Tuz Gölü göründü,

.

.

.

Büyük Kemikli Burnu yoluna sapınca yolda çok eski asfalt döküntüleri başladı,çukurlar kaçılamayacak denli çoktu.
Az önce geçtiğim toprak yoldan kat kat kötüydü, demek ki bundan sonra daha güzel bir manzara olacak

Büyük Kemikli Burnu,Gelibolu Yarımadası’nın en Güney Batı ucu.

Anlatılmaz, yaşanır manzaralar

Bu resim ufaltılmıştır. Buraya tıklayarak orijinal boyutunda görebilirsiniz. Orijinal boyutu: 1280×960 px.


.

Ortadaki kayalık” İngiliz Aynası” olarak biliniyor


.

.

.

.


.

fleuresan renkli anemonlar denizi akvaryuma çevirmiş,


.

.

.



.

.

.

.

.

.

.

.

.



.

.


.


.

.

.

.


.


.

Dalgıç teknesi




Tam burada, 18metre derinlikte dipte bir çıkarma botu batığı var,Ona dalıyorlar.

Kumtaşı kayaları fırtına ve rüzgarın izlerini barındırıyor


kimi motorun şansı böyle; ıssız yolların çilekeş motoru

Yola devam ediyorum,bundan sonraki hedef Kabatepe

Kıyılarda ilginç kaya oluşumları var




Tuzu özler mi insan? Sabahtan beri ciddi bir tuz kaybım var ,3 litreden fazla su içtim ama bu da iyi geldi hani

Tozlu botlarım



Şehitler çeşmesi kaynağı

Küçük Anafartalar sapağından sonra yol düzelmeye başladı


Tozu dumana katmışım be,kirpiklerim bile toza bulanmış

Yarım saat sonra böyle oldu etraf

Sonra keyifli bir asfaltı takip ettim

Kabatepe’ye vardım





Turşu

Salata

Balık,hem de Mercan

Yolun bundan sonrası için planım şuydu Alçıtepe’den geçip Morto Koyu’nda denize girecektim.
Ancak Alçıtepe’yi 2-3 km geçince arka fren bir anda boşaldı,Sağına soluna baktım,
hidrolik tamam,arka fren borularında sızıntı yok,
Sistemin havasını almaya kalkmak için hiç de uygun bir yerde değilim.
Bulunduğum yol daracık bir yol,yakınlarda sapak yok
üstelik yanımda yedek hidrolik de yok,
En iyisi Eceabat’a gitmek ve Dot 4 hidrolik bulmak ve frenin havasını almak.
Sisleri de söndürüyorum tedbiren,Alamanın icadı her türlü şeyden nem kapmış olabilir.
Tekrar marşa bastım,Alçıtepe’ye gelmeden Behramlı yoluna girdim
Asfalt ve virajlı yolda gidiyorum ama aklım arka frende,
kompresör ve ön fren ile devam ediyorum,
olması gerekenin bir alt vitesindeyim Eceabat’a kadar.
Eceabat’a girerken fren düzeliyor,arada yokluyorum yine de.
Dot 4 hidrolik de bulamıyorum zaten.
Devam ediyorum.Sorun kendi kendine çözülmüş görünüyor

Korudağ’da mutad çay molasından sonra ”hadi kısrağım,Çorlu’ya gaz açalım”moduna girip 153 km yi kısaltıyoruz…
Bugünkü toplam kilometrenin hesabı kolaydı,549 km toplamıştı,ama keyfi hesaba sığmazdı.

Efendim,Fizik bilgim iyi olmasa da Türk olmam münasebeti ile ve hassaten cehaletim nisbetinde bila istisna her konuda itina ile ahkam kesebilirim:
Bakalım neler var elektrik mevzuunda;


1-Abonelik

Abonelik mukavelenizi kırmızı cübbeli nüfus memuru tanzim ediyor,evleniyorsunuz,”kapalı  devre” kuruluyor,Yalnız;aynı elektrik hattından az ya da çok elektrik alıyorsunuz,elektrik kesilse de kesilmese de hatta kullanmasanız bile “tesis bakım ücreti”,”sayaç okuma ücreti”,”abonman ücreti” ödüyorsunuz.Arasıra verdiğiniz aldığınız hediyeler de “kontrol kalemi”vazifesi yapıyor .Akşamları eve geç kalırsanız”gecikme cezasının KDVsini”bile ödüyorsunuz.
Abonelik süresince doğru akım alırsanız her şey tıkır tıkır yürüyor,”alternatif akım” alıyorsanız “ruh ve kalp saglığınız tehlikede” demektir.
Alternatif akımı fazla alırsanız aboneliğinizin iptali gündeme gelebiliyor ancak abonelik iptalinde çok ağır bedeller ödüyorsunuz.En azından aboneliğin başında verdiğiniz başlık veya düğün takıları, çeyizler filan ”yani depozito bedeli”yanıyor.
Bi de “faz”mevzuu var,abonelik tek bir faz üzerine kurulu ise “monofaze”,birden fazla faz üzerine kurulu ise “trifaze”oluyor ki hanımlar hep” monofaze abone olmak zorunda,ayrıca dötüne güvenen erkek abonelere ” fazlar arasındaki gerilimi” kontrol altında tutabilmek kaydı ile dört faza kadar dinen bile caiz.
Son zamanlarda abonelik ile ilgili olarak Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu şöyle bir uygulama hazırlığında:

2-Kaçak elektrik

Abone olmadan elektrik almaya kalkarsanız kısa devre yapma tehlikesi mevcuttur, üstelik kaçak elektrik mevzuunda atomlar arasındaki elektron akışı hakkında Adli Tıp karar verirse yandınız.
For ekzampıl :küçük Emrah’ın Bursa macerası

Bi de bu mevzuun” ithal elektrik” kısmı var ki dil dile değmeden dil öğrenenin bu konuda fetva vermesi halinde katli vacip olduğundan edebimizle susuyoruz.

3-Yüksek voltaj

Şayet erkekseniz ve bütçenize bakmadan ünlü bir hatuna takılıp evi barkı satıp kredi kartlarınızı patlattığınız  halde münasebetinizin maliyetini karşılayamıyorsanız durum aynen bir buçuk voltluk pilin koskoca elektrik motorunu çevirmeye çalışması gibidir.İzahı zordur “karışık devre”dir

Bir de bunun hayasız bayanlar için olan  versiyonu vardır,akranları hacca gitmiş mirasyedi bir playboy bulup gül gibi karısından boşatır da”cancan,concon” olabilirseniz ve bünyeniz tırtıkladığınız elektriği bilumum akaret nevi mülke tedavül edebilirse işte bu elektriği sonradan bulacağınız genç ve sportmen sevgilinize aktarabilirsiniz ki ,son tahlilde bir gün siz  de şarj tutmayacaksınız.

4-Statik elektrik


Abonelik sözleşmeniz 40 yılı geçince elektriğin sizin için tek anlamı yün namaz takkenizi çıkarırken kırlaşmış saçlarınızın “çat,çat” diye ses çıkarması olacaktır.Bir de kolunuzdaki tüyler dikildiğinde ilk ergenlik hatırası gibi heyecan duyacaksınız.

Mavi haptan elektrik üretiliyor ama sizin tesisat kaldırmaz beyefendi!.

5-Elektriğin ışık etkisi


kendinizce sağlam bir elektrik alıyorsunuz ama karşınızdakinin bundan haberi yok nasıl oluyorsa içiniz açılıyor, ferahlıyorsunuz kendinizi on yaş daha genç hissediyorsunuz,Kendinize daha iyi bakıp şekil yapıyorsunuz,cici kıyafetlerinizi giyip,platonikanızın sizi farketmesi için fırsat kolluyorsunuz,sizi farkettiğinde heyecandan titreyip oradan uzaklaşıyorsunuz ama üç otuz para kazanırken pembe pancurlu ev,spor araba ,yılda üç yurtdışı tatili hayali bile kuruyorsunuz ya işte o anki durum tam da sineksavarın etrafında dolaşan sivri sineğin halet i ruhiyyesine eşit.
Yani kafa hep bi milyon.Sonrası malum,çok yaklaşırsanız zızzz,zızzz,çat,güm.

6-Topraklama


Bütün enerjinizi Ankara’daki bir ampul alıyor ve ortalık giderek kararıyorsa buna “topraklama” adı verilir.Toprağın altında rahat bırakırlarsa namerdim.


7-Negatif elektrik almak

Birine Uyuz oluyorsunuz negatif elektrik alıyorsunuz ve buna rağmen peşinizi bırakmıyorsa muhatabınız bir” elektro mıknatıs”tır

8-Osmanlı’nın mevzuya katkısı

Osmanlı,bilim özürlü olsa da cihan şümul bir imparatorluk olmasının ardında günümüz bilimine ışık tutan bir sürü keramet yatar.
Mesela bir aleti icad etmeden tarif edebilmiştir:
“hamama gider kurnaya,düğüne gider zurnaya” tarifiyle kasdedilen alet,”Paratoner” dir.
Buna benzer başka bilimsel sırları da en çok Adnan Hoca çözmüştür.Mübarek adam yaa!.

9-”jeneratörler”

Aslında bunlar ihtiyaca göre çeşit çeşit,lakin en meşhur iki marka Adriana Lima ve Tom Cruise,Yalnız Tom Cruise’un sanıldığı gibi heybetli olmadığı,” çanta tipi jeneratör” sayılabileceği görenlerce ileri sürülüyor.Yine de evde elektrik varsa jeneratör ilanlarına bakmayın,depresyona sebeb olur.


10-Kendi elektriğini üretmek.


Dedik ya Osmanlı’da keramet çok,Ne demişler”kendi kendine gelin güvey olmak”demek ki o zaman da varmış bu mevzu

Çağımızda en net tafsilat yine bizim  Cübbeli Ahmet Hoca’da.

” Üç mezhebe göre günah,Hanbeli’ye göre vaciptir” diyor

11-Fiş-Priz mevzuu

Efendim,mevzua  edep dışı nazarlarla bakmanın manası yok.

Ancak bi  elektro-psikolojik tesbit var ki,bunu necip milletimize ilk kez açıklamaktan fevkalade gurur duyuyorum:

Şimdi kıvrak zekalı, nadide bir bünyeyi alıyorsunuz,
Siz bu adama elektrik konusunda Rabbül Alemin izin verdiği her bir şeyi öğretiyorsunuz,Yigidim    azmediyor azmediyor, saygın bir kurumun başına bile geliyor “Ferasetli adam” dediğin böyle olur,Rabbim böylelerini başımızdan eksik etmesin.Onu o makamlara getirene kurban olayım ben.

Nazar-ı dikkatinizi celbederim,Kadınlar günü münasebeti ile demeç vermiş:




Nurettin birader’de  o kadar engin bilgi mevcutken nerden geldi fişe,prize?

Subliminal Mesaj denilen naneyle bir alaka var mı?

Nurettin Birader gibi,ben gibi,eski yılbaşı akşamlarında siyah- beyaz Schaub Lorenz televizyonda 30 saniyelik  Nesrin TOPKAPI  temaşasına yetişmiş ve  şimdilerde yaşı kemale erenler,doğru söyleyin aklınıza ilk gelen filmin adı ne?

İşte ORTAK AKIL budur.

Efendim,kakara kikiri iyisiniz vallahi,

Bu kadar izahat,bu kadar tafsilat iyi de  nereden geliyor bu değirmenin suyu ?

bizim evde çorba nasıl kaynayacak?

evladü iyal taş mı yiyecek? düşünmüyorsunuz di mi?

Mevzuun bu kısmında hala yeteri kadar elektrik alamayanlar varsa müessesemizde mahdut miktarda

şu cihazdan bulunmakta olup sonraki makalelerimizin finansiyesi için umumun istifadesine arz edilmiştir:



“Cahilin sözü bol,anlayışı kıt olur” ama zor da olsa şunu anladım :)

Hiçbir elektrikli aletin kullanma kılavuzunu sonuna kadar okuyamayan,meramını ortalama üç yüz kelime ile anlatan bir milletin birbirine olan duygularını elektriğe bağlamasını izah etmek de kolay değilmiş.

Savaş KAYAN.09.03.2011

Gönderen: savaskayan | 09/03/2011

Aranızda Müslüman var mı?

Kadının biri  elinde büyük bir bıçakla heyecanla cami avlusuna dalmış.
“Aranızda Müslüman olan var mı” diye sormuş.
Korkudan kimse bir şey söyleyememiş ancak, İhtiyar adam ayağa kalkarak “Ben Müslümanım” diye bağırmış.

Kadın yaşlı adama” gel benle” demiş ve camiden çıkmışlar.
Birkaç sokak ileride bir avludan içeri girmişler,kümesin yanına varmışlar

Kadın ihtiyara dönerek . “Amca,tavuklarda salgın hastalık varmış benim tavuklar da galiba hastalanıyor,bunları acilen kestirmem gerek mundar gitmesinler,yardım eder misin?” demiş.
Yaşlı adam birkaç tane tavuğu kestikten sonra “ben yoruldum başka birini bul” demiş ve bıçağı kadına vermiş.

Kadın bu sefer kanlı bıçakla yine cami avlusuna girmiş ve tekrar: “Aranızda başka Müslüman var mı?” diye sormuş.
Herkes korku dolu gözlerle imama bakmış.
İmam:

“Ne bakıyorsunuz ulan,Müslümanlık o kadar kolay mı? iki rekât namaz kıldırdık” diye hemen Müslüman mı olduk?
Savaş KAYAN 09.03.2011

Eski Gönderiler »

Kategoriler

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.